6 Aralık 2017 Çarşamba

Anadolu Korku Öyküleri 3 Yılgayak - OKUR GÖZÜYLE İNCELEME

Önceki iki kitabın yarattığı etkiyle birlikte uzun bir bekleyişe başlamıştım: Acaba üçüncü kitap gelecek miydi? 

İlk iki kitabın yazarlarıyla kurduğum temaslar dahilinde, Anadolu Korku Öyküleri 3'ün sadece bir fikir, bir taslak olarak kaldığı söylenmişti bana. Tabii bu esnada ben de boş durmadım; kendi öykülerimi yazmaya başladım. Bana ilham verebilecek şeyleri araştırdım: Gizli ilimler, dini bilgiler, okültizm vs gibi. Gerçekten de güzel ve tam "Anadolu korkusu" tarzında öyküler yazmıştım. Hala da yazmaktayım. Beklenen müjde, en sonunda 2017 ortalarında geldi, sonbaharda da kitabın kendisi geldi. Açıkçası kitabı dört gözle bekleyen tek kişi olmadığımı sonradan anladım ve bu çok hoşuma gitti. Önceki iki kitap gibi Bilgi Yayınevi'nde kitabın ön siparişe açıldığını görmemle beraber, onca işin arasında kartımı çıkardım ve bilgileri girip, "onayla" tuşuna basarken içimden "shut the fuck up and take my money" diye sayıklamış da olabilirim, hatırlamıyorum. İşin bundan sonraki kısmı da oldukça tuhaftı. Kitabın raflara dağıtılacağı gün, halen daha kitapla ilgili bilgi almaya çalışırken, kargodan telefon geldi ve kitabı almaya gittim. Taze taze kitabın bir fotoğrafını çekip Twitter'da paylaşmamla çift taraflı olarak dumurlardan dumurlara sürüklenmiştik: Kitabı, yazarlarından önce almıştım. Sevgili yazarlar, kendi yazdıkları kitabı ellerine alabilmek için bir gün fazla beklediler, bense ilk öyküyü okumuş, Funda Hanım'la ufak bir kritiğini bile yapmıştım. Gönül, İstanbul'da olup, kitabın tanıtımına katılmayı ve severek takip ettiği yazarlarla tanışmayı çok istedi, yalan yok. Ama malumunuz, iş hayatı ve mesafeler, bla bla bla. Ayrıca, şimşek hızı sayesinde, yazarları bile şaşırtan Bilgi Yayınevi'ne gelsin tüm alkışlar. Evet. Kitap taze bitti, hemen yorumlara geçeyim, zira kitap, üçlemeye yakışır bir üçüncü kitaptı. (Dördüncüsü de gelir mi ki?)

DİKKAT! POSTUN BUNDAN SONRAKİ KISIMLARI, KİTAP HAKKINDA DETAYLI ŞEKİLDE SPOILER VE YÜKSEK ORANDA EZBERBOZAN İÇERİR. KİTABI EĞER HENÜZ OKUMADIYSANIZ YA DA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, SAYFADAN HEMEN AYRILMANIZ TAVSİYE OLUNUR.

1- Yılgayak (Funda Özlem Şeran)

Kitaba adını veren öykü Yılgayak, tekinsiz, soğuk ve dolunaylı bir geceyle başlıyor. Kendine göre "ahlaksızlık" yapan insanları soğukkanlılıkla öldüren ve her kurbanından hatıra olarak bir eşyasını alan manyak bir seri katil, gece vakti bir travestiyi öldürür. Gitmek için arabasına binse de, araba marş almaz. Yorgunluk ve soğuğun etkisiyle katil, rüyasında, öldürdüğü annesini elindeki yemenisiyle ona bakarken görür ve sıçrayarak uyanır. Uyandığında dışarıdan sesler duyup, dikkat kesilir. Biraz uzakta iki genç ve güzel kız, beceriksiz ve sevimli şekilde büyük bir ağaç kütüğünü taşımaya çalışmaktadır. Kızlar, ilginç şekilde adamdan korkmazlar; hatta yıllardır onu tanıyormuş gibi rahat şekilde onunla konuşurlar. Katil, kendisini Burhan ismiyle tanıtır. Kızlar, yılbaşını kutladıklarını söylerler; on iki kişi olduklarını, eğer isterse onlarla gelebileceğini söylerler. Mart ayının ortasındayken, Burhan, olup biteni anlamaz. Sonradan bu kızların erkek arkadaşlarıyla toplanıp, "ahlaksız ve günah dolu" bir şekilde eğlendiklerini düşünür. Hepsini öldürmeyi kafasına koyar ve kızlarla ormanda yürümeye başlar. Vardıkları yer, çadırlarla çevrili açık bir alandır. Ateş yanmaktadır ve etrafta Burhan'dan başka erkek yoktur. Burhan'ı ateşin başında Umay Ana adındaki yaşlı kadın karşılar. Burhan ayaklanacakken, bilinmeyen bir güç tarafından hareketsiz bırakılır. Burhan'ın kurbanlarından topladığı eşyalar, kadınlar tarafından çember şeklinde dizilir ve Burhan çemberin ortasına konur. Daha sonra kadınlar, üzerlerinde Türk mitolojisindeki hayvanların kılığında gelirler. On ikinci olan Gökçe Kız da gelir. Gökçe Kız, elindeki davulu her vurduğunda yer sarsılmaktadır. Burhan ise gördüklerine inanamayacaktır.

Kitapta da dipnot olarak bahsedilen Erlik Han (kendisi Yunan mitolojisindeki Hades'le eşdeğer gibidir) ın kızları olan kötülük tanrıçaları Kara Kızlar'ı ve onların ürkütücü ayinlerini konu alan bir öykü. Burhan'ın arabada sızıp rüya gördüğü kısım, özellikle ani şekilde ürkütebiliyor. (Filmlerdeki jumpscare hissiyatına benzer bir his) Benim ilk okuyuşumda, ritüeldeki hayvanların Çin astrolojisindeki hayvanlar olduğu, yazarın da bundan esinlendiği yönündeydi. Lakin Orta Asya olduğu için, zamanında iki kültürün birbirinden etkilenmesi de çok normal. Tekinsiz bulduğum diğer bir kısım da, iki genç ve güzel kızın gecenin bir yarısı ormanda tanımadıkları bir adama gayet doğal bir şekilde pelinsuluk yapmalarıydı. (En amiyane ve açıklayıcı tabir bu sanırım. Funda Hanım'ın kendisi de oldukça güldü bu tabire) Sevgili Şeran, kadın - erkek psikolojisi ve Anadolu'daki klasik yobaz ama çok uyanık erkek profilini de çok güzel analiz etmiş, gözümden kaçmadı, saygı duydum. Katilin davranışları, gizli manyaklığı, kendi kendine kurşun hesabı yapması ve kızların çok spontane oluşundan yazarın oldukça iyi bir gözlemci olduğu fikrini çıkardım. Açılış öyküsü, aynı zamanda kitaba adını veren öykü olarak Yılgayak, çok güzel bir öykü gerçekten. Sevgili Şeran'ın tam da gece okumalığı yapılacak düzeyde iyi bilimkurgu öyküleri de olduğunu gördüm bu arada. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim. 

2- Sakın! (Demokan Atasoy)

Sevgili Demokan Atasoy, birinci kitapta bizi Kuyu ile korkutmuş, ikinci kitapta Gece Işığı ile derviş edebiyatını konu alarak, korkuyu farklı bir tarzda ele almıştı. Merak ettiğim öykülerden biri olduğunu başta söyleyeyim. Kitabın ana kahramanı, Anadolu'nun kuytu köşesinde kalmış bir köye atanmış (sürülmüş) bir memurdur (ya da öğretmen). Gece saat 02:15'de, kaldığı evin kapısı, gürültülü şekilde vurulur. Gelen, evlerinin kullanmadıkları bir odasıyla banyosunu ona kiralayan yaşlı çifttir. Yaşlı kadın, ana karaktere eliyle işaret ederek, evin diğer tarafındaki hole doğru götürür. Ay ışığının vurduğu odada bir beşik ve içinde de uyuyan bir bebek vardır. Yaşlı kadın, oğluyla gelininin şehir dönüşü başlarına bir şey geldiğini, uzun süredir de haber alamadıklarını, arabayla onları almaya gideceklerini ve onlar dönene kadar bebeğe göz kulak olmasını söyler. Ana karakter, ne olduğunu anlamadan yaşlı kadın bir anda dönüp, karaktere, "Sakın ola dipteki odaya girme" der. Karakterin sızlanmalarını dinlemeyen yaşlı kadın bir daha dönüp, "Sakın!" der. Karakter, evin içinde yarı uykulu halde gezinirken üst kattan ayak sesleri duyar. Önceleri uykusundan dolayı duyduğunu sansa da, adım attığı anda ses de kesilir. Sonra sesleri tekrar duyar ve bebek aklına gelir. Yukarı çıkarken evin ışıklarını açan karakter, kapının buzlu camından bir karaltı görür. Hole girdiğindeyse holde kimseyi göremez. Tam bu esnada bebek de uyanır ve ortalığı birbirine katar. Karakter, çocukla ilgilenir ve çocuğu besler. Karakter, çocuğu tekrar beşiğine yatırır ve uyumak ister. Ama ilginç şekilde içinde bir huzursuzluk hisseder. Üstelik sabah da olmamaktadır. Yaşlı çifti telefonla aramayı düşünen karakter, ahizeyi kaldırdığında ayak seslerini tekrar duyar. Ve kendisine girilmemesi söylenen odaya girer. Odada üç tane toplanmış valiz durmaktadır.

Sevgili Demokan Atasoy, her öyküsünde yeni şeyler denemeyi seviyor. Ben Kuyu'ya benzer bir öykü beklediğim için okurken en amiyane tabirle "öcüyü" bekledim ama öykünün ana teması, bir "öcü" üzerine kurulu değil. Öyküdeki gizem had safhada. Finali de keza öyle. Atasoy, bizim alıştığımız "klasik" korku öykülerinin dışında belirsizlik, belirsizliğin getirdiği tekinsizlik ve atmosferin "rahatsız ediciliği" üzerinde durmuş. Ben Atasoy'un öykülerini Masters of Horror bölümlerine benzetiyorum açıkçası. Saf bilindik korku öğeleri yerine, "rahatsız edici" temaları kullanmış, bu da seviyeyi biraz atlatmış. Karakterin, yaşlı evsahibi kadının sürekli flashback tadında "Sakın!" deyişini hatırlaması oldukça ürkünçtü. Korku öğesi daha geri planda kalmış olsa da, gizem unsuru çok yüksek düzeyde. Atasoy, Aşkın Karanlık Yüzü'nde de buna benzer bir öykü kurgulamış, beni yine şaşırtmıştı. Kendisi de benim gibi alışkanlıklarını bozmamış diyorum ve öyküsüne 10 üzerinden 8 veriyorum.

3- Gölgeler (Murat Başekim)

Korkuyu farklı şekilde ele alan bir başka öykü de Gölgeler. Gölgeler, agorafobisi olan bir öğretmenin, Ramazan ayında tayinle atandığı kasabaya gelmesini konu alan bir öykü. Ana karakter, fobisinden dolayı gündüzleri açık alanda bulunmak istemez, geceleri daha çok sever. Karakterin gölgeler hakkındaki çıkarımları ve yaptığı tabirler oldukça iyi. Temaşa alanındaki kasvetli ortam, perdedeki Hayali Can Usta'nın Hayal Sahnesi isimli gölge oyunu, gölge oyunundaki karakterlerin gitgide korkutucu hale gelmeleri, öğretmenin sohbet ettiği ailenin donukluğu güzel detaylardı. Gecenin üçünde kalabalığın ellerinde fener ve ışıklarla öğretmenin kapısına gelip öğretmeni temaşa izlemeye çağırmaları kısmı da biraz ürkütücüydü. Murat Bey'e sorduğumda kendisi de, "Hiç degişmeyen hayatlara bakarken psikolojik ve varoluşsal gerilim unsurları katmak istedim. Hikaye de bu şekilde gelişti." yanıtını verdi. Sevgili Başekim, aslında şehir insanlarının gündelik kompleksli ve takıntılı yaşayışlarına daha uygun bir öyküyü, kırsala uyarlamak istemiş. Olmuş da. Ama tipik "Anadolu korkusundan" tabii ki de uzak kalıyor. Ben bu öyküye 10 üzerinden 5 verdim.

4- Hasat (Orkide Ünsür)

Hasat, Ege'deki kadim ve efsunlu bir zeytinliğin hikayesini anlatıyor bizlere. Ana karakter, akrabası olan ruhsuz ve paragöz dayısının yaptıracağı otel arazisi için saha araştırmasına yollanır. Tesadüfen gördüğü Cavırlı Köyü'nden çok etkilenir. Zeytinlikte gördüğü yeşiller içindeki güzeller güzeli bir kız olan gizemli Elaya'ya tutulur. Köydeki yaşlı çift ise, bu ziyaretçinin gelişini zaten biliyordur. 

Sevgili Ünsür, karakterin başta içinde bulunduğu sıkıcı şehir hayatından, saha araştırması için gittiği Cavırlı Köyü'ne ilk görüşte nasıl tutulduğunu bizlere gayet güzel hissettiriyor. Öyle ki, efil efil esen o sıcak Ege köylerine gidip, rüzgarın içinizden geçmesini istiyorsunuz. Karakterin görüp vurulduğu Elaya isimli kız ise, sonradan "Zeytin Kız" olarak anılıyor. Zeytin Kız ismi de kişisel olarak yine böğrüme bir hançer saplamıştır:( (İlgili kişinin fotoğrafı, üşenilmemiş, Orkide Hanım'a gönderilmiştir. Neyse ki Orkide Hanım, Elaya karakterinin, benim gönderdiğim resimdeki kıza hiç benzemediğini söyleyip, tekrar kavuşmamızı dilemiştir; benim açımdan hoş bir detaydı, belirteyim.) Karakterin köye girerken okuduğu Latince yazılar da öyküye daha güzel bir hava katmış. Orkide Hanım, yazdığı öykülere yoğun şekilde romantizm katmayı oldukça seviyor. Öyküyü okurken, bir müddet karakter ile Elaya arasındaki saf aşkın nereye varacağını bir an önce bilmek istiyorsunuz. Öyle ki biraz ürkmeyi umarken, kitabı okurken şapşalca gülümsediğinizi farkediyorsunuz. Korku öğeleri tabii ki geri planda; ama Orkide Hanım, tarzının özgünlüğünü korumak istemiş. Öykü biterken, siz de Cavırlı'daki aileye katılmak istiyorsunuz. Ünsür'ün, Aşkın Karanlık Yüzü'ndeki öyküsünü biraz fazla post-modern bulmuştum ama bu öyküde antik zamanların da öncesini orijin almış. Ben bu öyküye 10 üzerinden 7 verdim.

5- Cazı Nene (Mehmet Berk Yaltırık)

Cazı Nene, sevgili Son Gulyabani Mehmet Berk Yaltırık'ın aslında daha önceleri çok ufak tüyolarla takipçilerine sinyal verdiği bir öykü. Şahsen beni de Anadolu Korku Öyküleri 3 için heyecanlandıran öykü aynı zamanda. Öykü Cumhuriyet öncesi dönemindeki Trabzon'da geçiyor. İstibdat zamanı İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin varlığı, İstanbul'da sıkı bir tatbikata yol açar. Karakter de yakalanıp sürgün yememek için, amcasından yardım ister. Amcası da onu, asıl memleketleri olan Trabzon'a hatırlı dostları vasıtasıyla gönderir. Karakter, gözden uzak şekilde Trabzon'a varır. Amcasının hatırlı dostu olan Osman Reis, ana karakteri, amcasının halası olan ve yörede "Cazı Nene" adıyla bilinen akrabasının evine gönderir. Cazı Nene ismini duyan herkesin yüzü bir anda değişmektedir. Kimsenin uğramadığı yüksek bir tepenin ardındaki eski eve varırlar. Ana karakter, şehirli efendiliğiyle Nene'siyle tanışır. Günden güne, evde tuhaf şeyler olduğunu fark edecektir. Bir kaç gün sonra, Giresun'dan gelen ufak bir grup adam, Cazı Nene'yi Giresun'a götürmek istediklerini söylerler. Ana karakter de Nene'siyle beraber Giresun'a doğru yol alır. Bundan sonrası, ana karakter için korkunç olayların sadece başlangıcıdır.

Yaltırık, kendine has tarzıyla bizi ilk önce kabadayılar, zaptiyeler, jurnaller ve hafiyelerin kol gezdiği eski İstanbul'a şöyle bir götürüyor. Ardından buram buram deniz kokusunu hissediyorsunuz. Özellikle ana karakterin Cazı Nene'nin evine girdikten sonra evde yaşadıkları kısmı anlatan bölüm, tuvaletimi içeri doğru yaptırmıştır. Görsel -1'de görüldüğü üzere,



On dakika arayla yüzümdeki ebleh gülümsemenin ne hale geldiğini buradan anlayabilirsiniz. Öykünün Giresun'da geçen kısımlarındaysa, gerilim ve korku giderek yükseliyor. Eski Giresun rıhtımıyla başlayan serüven, kilisede ve sonrasında mahzende devam ediyor. Mahzen kısmındaki dehşeti okuyucuya yine harika tasvirleriyle hissettirmesi, Yaltırık'ın en iyi yaptığı işlerden bence. Mahzen kısmının sonlarına doğru, içerideki korkunç sesler ve Cazı Nene'nin asıl sureti belirdiğindeyse kalp atışlarınız hızlanıyor. Hem de çok. İstanbul'a dönüşte, amcasının karaktere anlattığı öykü de, "öykü içinde mini öykü" tadında. (Eski deyişlerde anlatılan Çerkez ve Abhaz 'cazılarının' savaşları, Kafkasya esintileri ve diğer ufak detaylar da Kafkas kökenli biri olarak, benim için çok hoş bir ayrıntı.) Keza, Fehim Paşa ismi de yine bu öyküde geçmekte. Yaltırık, bu öykü için oldukça detaylı bir araştırma yapmış. Neredeyse ince eleyip, sık dokumuş. Bunu, öyküdeki karakterlerin yerel ağızla konuşmalarından dahi anlayabiliyorsunuz. Diyaloglar ve yerel ağız, ayrıntılı olarak çok başarılı. Mekan-zaman detayları ince ince işlenmiş ve Karadeniz'in gece dahi puslu olan sokaklarına gitmiş gibi hissediyorsunuz. Üniversiteyi Giresun'da okuduğum ve zamanında Giresun Rıhtımı'nda defalarca içip içip pilot olmuş biri olarak, kişisel anlamda benim için çok hoş bir detay daha oldu. Sevgili Yaltırık'ın, çok dikkatli gözlerin yakalayabileceği hoş bir gönderme ve saygı duruşunu bulana da 10 puanlık aferin. Burada söylemek istemedim, sürpriz olsun. Benim Yaltırık'ın öyküsünden beklentim, açıkçası çok yüksekti. Kendisi, beklediğimden de iyi bir öykü yazarak, gece vakti yatağımda toplanıp şişmiş yorgandan tırsıtıp, hiç dinlemediğim Sıla Gençoğlu şarkılarını gecenin ikisinde bana dinleterek harika bir iş çıkarmış. Kitapta bana göre en iyi üç öyküden biri. Ben bu öyküye 10 üzerinden 10 verdim. 

5- Karakura (Ali Yeniay)

Karakura, Anadolu'nun ufak bir köyüne atanmış bir öğretmenin hikayesini anlatıyor. Metin, atandığı köyün insanlarıyla yakın ilişkiler kurar. Okulun ve çocukların eksiklerini giderir. Muhtar da, kendisine bir ev tahsis eder. En yakın olduğu kişiler, Muhtar ve köyün yaşlısı Hacı Emmi'dir. Bir gün Metin, köydeki bir çocukla tanışır. Çocuğun adı Musa'dır. Babası İstanbul'a çalışmaya gittiği için, Musa diğer çocukların alay konusudur. Okulun ilk gününde sıra arkadaşı Halil İbrahim, Musa'yı kızdırır ve kavga ederler. Metin, Musa'ya izin verip dersine devam eder. Ertesi günü Halil İbrahim, hayatını kaybeder. Çocuk, vücudu parçalanmış halde odasında bulunur. Köylü, bunu yabani bir hayvanın yaptığını düşünür ve tüfeklerle köyün çevresini dolaşırlar. Metin de onlara katılır. Köylüleri kaybeden Metin, tesadüfen Musa'ların evini bulur. Çocuğu, odunlukta bir "gölge" ile konuşurken bulur. Metin'i farkeden Musa, utanıp, kızarır. Metin, giderken Musa'nın kendi kendine konuştuğunu duyar. Sonraki gün, köy bakkalı Nuri, Musa'yı hırsızlık yaptığı için kovalar. Aynı günün gecesi, Nuri de hayatını kaybeder. Metin, ortak bir nokta bularak, Musa'nın evine gider. Musa'yı evin yanındaki tarlada görür ve geçen akşam odunlukta ne yaptığını sorar. Musa, boğuk ve çatlak bir sesle yanıt verince, Metin arkasını döner ve kaçar. En sonunda Metin, Hacı Emmi'den, çocuğa musallat olan bir varlık olduğunu öğrenir ve zamanında buna deva bulan hocanın talebesine çocuğu götürmeyi teklif eder. Bir goril kuvvetindeki çocuğu zor da olsa yakalayıp, hocaya götürürler. Hoca, duayı okumaya başlar.

Ali Yeniay, Hollywood'da sıkça işlenen "possession" öğesini işlemiş bu öyküsünde. Çocukların zalim şekilde alaya aldığı bir çocuğun nefretinden beslenen bir varlığın çocuğu gitgide ele geçirmesi, gayet güzel açıklanmış. Musa'nın tarlada sırtı dönük şekilde dikilip, Metin'e kendisinin olmayan bir sesle gözdağı verdiği kısım hoşuma gitti. Finale doğru hocanın Musa'ya deva bulacağını düşünüyorsunuz ama "korkunç" şekilde yanılıyorsunuz. Metin'in herşeyi bırakıp evden kaçtığı kısımlar da oldukça iyi. Final de öyküyü gayet güzel tamamlıyor. Ben bu öyküye 10 üzerinden 7 verdim.

6- Pezevenk Kör Botan'ı Niye Yedim? (Uğur Batı)

Aynı zamanda akademisyen, profesör ve köşe yazarı Uğur Batı'nın öyküsü. Güneydoğu bölgesindeki zalimliğin dibine kibrit suyu dökmüş bir grup "karışmış" eşkıyanın öyküsü anlatılıyor. Zaman (muhtemelen 1800'lü yılların sonu, 1900'lü yılların başı) tam olarak seçilemese de, eşkıyaların birbirlerine üstünlük sağlamak için korkunç şeyler yaptıkları, kan donduran cinayetler işledikleri bir dünyaya giriş yapıyoruz. 

Öykünün başında Amansız Hozan'ın "kusursuz cinayet işleme ve canlı canlı deri yüzme rehberini" okurken kanınız donuyor. Çünkü öyküde üst düzey bir başhekimin belki farkedebileceği anatomik noktalardan bahsediliyor ve Batı'ya saygı duyuyorsunuz. Bahsedilen Kör Botan'ın çete içerisinde gücünü ispat ederken kullandığı aşırı kanlı ve şiddet içeren bölümler bir süreliğine sizi dumura uğratabilir. Çetenin kıdemlisi Cihansız Kaşar'ın, Botan'ın oğlanının beynini bir tokatla dağıtması, ardından Botan'ın delirip, Cihansız Kaşar'ı vahşice katledip, ardından on sekiz yaşındaki yeğenine vahşice tecavüz ettiği kısımları ilk anki şoktan dolayı ikinci, hatta üçüncü kez okumak durumunda kalabiliyorsunuz. Finaldeki Cain alıntısı da gayet güzel yerleştirilmiş. Kitaptaki tartışmasız en gore, en kanlı ve en şiddet içerikli öykü bu. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim.

7- Taş Uyur (Işın Beril Tetik)

Evet, sıra geldi bende en merak uyandıran öyküye. Sevgili Işın Beril Tetik'in yakın takibinde olduğumu, önceki postlarımdan anlamış olmanız gerekiyor. Gelin Otu'yla şiddetli şekilde sarsıp, Zifir Karanın Mavisi ile daha da çıtayı yükselten sevgili Tetik'in öyküsü. Öykü, başlangıcında saldırıya uğrayıp katledilen ve dağılan bir obanın hikayesiyle başlıyor. Obanın yaşlısı, yanında küçük torunuyla birlikte obanın ortasına bir taş dikiyor. Dikiyor ki, gelen, gören bu obayı hatırlasın diye. Öykü buradan itibaren günümüze geçiş yapıyor. Sinan, Karadeniz'de yapılacak çay tesisi projesinden sorumlu mühendistir. Sabah uyandığında inşaat alanının önünde yaşlı adamı görür. Adam, bıkmadan her gün inşaat alanına gelip, Sinan'a "Kaç git buradan!" uyarısını yapmaktadır. Köylüler ve yerel halk da buraya çay tesisi yapılmaması için çok uğraşmış ama paranın gücüne yenik düşmüşlerdir. Sinan, yaşlı adamı gönderirken, yaşlı adam dönüp Sinan'a, "Vay halinize oğul! Vay halinize" diye sayıklar. Şantiye şefi Şükrü Usta, kan ter içinde gelerek Sinan'a kazıda bir taş bulunduğunu söyler. Sinan taşın yanına gider; taş kocaman, ulu bir ağacın dibinde durmaktadır. Taşın orada durması tüm inşaatı durduracağından, tüm işçiler Sinan'a baskı yapmaktadır. Sinan, taşın üzerinde tuhaf Arapça yazılar olduğunu görür. Taşa dokunduğu anda kadim obaya ait tüm görüntüler gözünün önüne gelir. Gördüklerine dayanamayan Sinan, titreyerek yere yığılır. Yarı baygın şekilde taşa dokunulmamasını söyler. Mühendis arkadaşı Davut ise taşın kırılmasının gerektiğini söyler. Tam o anda peşpeşe üç kere derin bir sarsıntı meydana gelir. Sinan, tüm işçilere paydos verir. Sinan, geceleyin kaldıkları barakada Şükrü Usta'nın seslerine uyanır. Pencerenin önünden karaltıları beraber korkuyla izlerler. Bir müddet sonra gelen korkunç bir çığlıkla yerlerine mıhlanırlar. Tam o anda barakaları, görünmez bir el ile kaldırılıp yere atılır. Gelen seslerden diğer barakaların kaldırılıp oyuncak gibi fırlatıldığını anlarlar. Zorlukla dışarı çıkarlar. İşçiler de panik halindedir. Ulu ağacın olduğu tarafta ise yoğun bir sis tabakası vardır. Sisin içinden gelen biri vardır.

Sevgili Tetik, bu kez bir taşı korku öğesi olarak kullanmış. Başlarda gayet sakince giden öykünün gerilimi, camın önündeki karaltılar ve boğuk sarsıntıların ardından artmaya başlıyor. Önceki öykülerin haricinde, bu sefer gelen "kötülük" herkes için geliyor. Normalde tipik Anadolu korkusunda paranormal ve açıklanamayan olaylar, yalnızca yaşayan kişinin gözünden anlatılır. Burada dehşet tek kişilik değil; özellikle hoş bir detay. Davut'un çarpıldığı kısım, gerçekten korkutucu. İşçilerin bu olaya şahit olup dehşete kapılmaları, daha da korkutucu. Öykü, bu bölümden sonra giderek vitesi arttırıyor. Sevgili Tetik, yine "umutsuz ve dehşet verici survival run" öğesini burada da çok ustaca kullanmış. Öykünün bir başka farklı ve ilgi çekici detayıysa şu: Biraz gore bir öykü olmuş. Patlayan vücutlar, kırılan uzuvlar, vücuttan aniden fırlayan kökler. Sinan ve Şükrü Usta'nın kaçışı esnasında arkalarında korkunç şekilde devam eden katliam ve çığlıklar, o anda sizi puslu inşaat alanındaymış gibi hissettiriyor. Sinan'ın ağacın önünde taşı toplamaya çalışıp başaramaması ve arkasındaki gölgelerin sabırsızlığı da gayet iyiydi. İlginç şekilde de finale kadar korkunun dozu gittikçe artıyor. Normalde sinema ve televizyonda dahi aynı gerilimi uzun süreli şekilde izleyiciye hissettirmek çok zordur. Işın Beril Tetik, bunu yazarak başarmış, evet, yazarak. Işın Beril Tetik'in öyküsü de, merakla beklediğim öykülerdendi. Kendisi her öyküsünde üstüne biraz daha koyuyor, çıtayı daha da yükseltiyor. Kendisi, Davut'un çarpıldığı kısımın aslında çok daha korkutucu olduğunu, sonradan bu kısmı düzenlediğini de söyledi, dipnot olarak ekleyeyim. Sorsam da anlatmadı, bu da nazar boncuğu olsun. Kitapta seçtiğim en iyi üç öyküden biri de bu öykü. Ben bu öyküye 10 üzerinden 10 verdim ve In The Mouth of Madness filminden bir alıntıyla kendisine sesleniyorum: Do you read Işın Beril Tetik?

9- Misafirler (Galip Dursun)

Galip Dursun'un bu öyküsü, yine öğe açısından zengin bir öykü. Dursun, çok çeşitli öğeleri öykülerinde harmanlamayı seviyor. İyi de yapıyor. Misafirler, Alaca Ovası'nda uyanan bir çobanın öyküsüyle başlıyor. Çoban Çolak Hasan, uyanır ve davarına bir baktıktan sonra, yatağına, evine bir an önce gitmek istemektedir. Sevdiği kızı, Gonca'yı düşünür. Güneş yükselirken, Çolak Hasan, gelen yedi kişiyi görür. Adamlar, çobandan su isterler ama çoban onları su vermeyip, köydeki çeşmeye gönderir. Bir müddet sonra, muhtarın oğlu, besili bir kuzu istediğini söyler. Çoban, çocuğa kuzuyu verir. Çoban, sürüsünü geri gönderirken, yolun üzerindeki bir tepede ağaç görür. Ağacın dibinde bir karaltı vardır. Çoban, kuzuyu ve muhtarın oğlunu vücutları deşilmiş halde bulur. Karaltı da, kara sakallı bir adam suretinde çobana yaklaşır. Üstü başı kan içindedir. 

Köyün demircisi nalbant Rüstem Ağa, torunu Gonca'yı çok sevmektedir. Öyle ki, çocuğu çiftlik hayvanlarından dahi kıskanmakta, eğer günün birinde kıza zarar gelirse neler yapacağını bile hastalıklı şekilde düşünmektedir. O sırada torununa işlemeli bir hançer dövmektedir. Torunu Gonca da onu izlemektedir. Gonca, on dördüne yeni girmiş bir kızdır ve dilsizdir. Sürüye nasıl katıldığı belli olmayan bir keçiyle oyunlar oynamakta, keçiden ayrılmamaktadır. Gonca'nın annesi, zamanında davarı güderken, geri gelmez. Rüstem Ağa adeta delirir; sonraları köyde hali vakti yerinde "iki adamın" kaybolup gittiğini öğrenir. Her nasılsa kızı, kucağında bir bebekle çıkagelir. 

Gonca, bilmediği bir yerde uyanır. neler olduğunu anlayamaz ve köyün yolunu bulmaya çalışır. Köye vardığında Misafirler, demircinin dükkanının kapısında belirirler. Dedesi, Gonca'yı korumak istese de başaramaz. Gonca kaçar. Sonra uyandığı yıkık dergaha kaçıp, saklanmak ister. Dolunay ışığı ile birlikte tuhaflaşan Gonca, dergahta gördüğü "canavarların" tadını merak eder. 

Galip Dursun, önceki kitaplarda olmayan hatta dergiler ve sosyal medyada dahi denenmemiş bir şeyi denemiş. Ben öyküyü bitirir bitirmez kurt adam sanmıştım. Fakat sonradan Galip abi, "Misafir"lerin birer shapeshifter (şekil değiştiren) olduğunu söyledi. Evet, yanlış duymadınız, bir shapeshifter öyküsü var karşımızda. Gerçekten ürkütücü bulduğum kısım, Misafirler'in eve girdikten sonra Rüstem Ağa'yla ocak ışığında yaptıkları ve sürekli tekrar eden konuşmalarıydı; ciddi şekilde ürkütücü ve rahatsız ediciydi. (Galip abi bu kısım için özellikle çalıştığını söylemiş, gerçekten çok da başarılı olmuş) Galip Dursun, normalde bizim kültürümüzde pek adı geçmeyen şekil değiştirenleri öyküsünde kullanarak çok ama çok riskli bir işin altından kalkmasını bilmiş. Kendisinin keçilere olan sempatisini de bu öyküyle görmüş olduk. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim.

10- Yaşbaz (Murat Baykan)

Murat Baykan'ın öyküsü, gece vakti define aramaya giden bir grup genç adamla başlıyor. Buldukları antik anıtmezarda büyükçe bir madalyon bulan adamlar, şen şakrak şekilde kalacakları bağ evin doğru yol alırlar. Adamlardan Kerim'in karısı Dilek, kaynanası Hanife ve onun kardeşi Rıfat ile birlikte, minik kızı Azime'yi uyutmaya çalışmaktadır. Dilek, yarım saattir sobada duran suyun kaynamadığını Hanife'ye söyler. Hanife'nin burnuna çöven kokusu gelir ve donakalır. Sorduklarında da "Yaşbaz geldi" der ve hemen evi okuyup üflemeye başlar. İçerideki gazlı katalitik sobanın gazından rahatsız olan Dilek'i haşlayıp, kapıları pencereleri katiyen açtırmaz. Evdekilere de eğer gelirse, Kerim'i eve almamalarını söyler. Bağ evindeyse Kerim'in burnuna çöven kokusu gelir. Arkadaşı İzzet, ot içip, Yaşbaz'dan bahsettiği ve kafayı bulduğu için onu evden dışarı atar. Kerim sinirle dışarı çıkıp önce koynundaki madalyona, sonra da saatine bakar. Saat sekizi göstermesine rağmen, hala sabah olmamıştır. Eve doğru hızlı adımlarla yürümeye başlayan Kerim, patika yola girdiğinde yolda dikilen bir karaltı görür. Karaltıya seslenen Kerim, bağ evindeki arkadaşlarından Yasin'in cevap verdiğini duyar. Karanlıktaki çocuğun gülümsemesi korkutucudur. Kerim'e "Hanife ebem seni eve sokmaz Kerim abi!" diye seslendikten sonra yokolur. Kerim, dehşet içinde bağ evine geri döner. Kapıyı yumruklar ama içerde kimse yoktur. Kerim vazgeçer ve İzzet'in traktörüne atlayıp evine doğru yol alır. Evde is Hanife, evdekilere güvenmez ve kapının önündeki sedire oturur ama uykuya yenik düşer. Rıfat da odanın ışığını söndürüp, kırmızı gece lambasını yakar ve burnuna hoş bir koku gelir. O anda kapı çalınır. Rıfat kapıya eğilip, "Kerim?" diye seslenir. Kerim de "Irfad emmi" diye yanıtlar.

Kitabın son öyküsü olan Yaşbaz, kitaba yaraşır bir "son öykü". Yolun ortasındaki karaltının tam da seçilemeyen görüntüsü ve karakterin arkadaşının ağzından konuşması kısmı, ilk gerilimi yaşatıyor. Ama asıl dehşet, Rıfat'ın kapıyı açmasından sonra başlıyor. Loş kırmızı ışıkta habersiz uyuyakalan Hanife'nin Rıfat'ı görmesi ve Rıfat'a engel olamaması, kapı eşiğinde kimsenin olmaması gibi detaylar, genç yaştaki okuyucuların tansiyonunu ciddi şekilde yükseltebiliyor. Asıl korkunç kısım, tüm bu olayların döngü şeklinde sürekli ve sürekli şekilde tekrar etmesi. Bir an, minik Azime'nin yaşam belirtileri göstermesiyle ben de Kerim gibi sevinmiştim. Daha sonra şok edici şekilde bebeğin de bu döngüde olduğunu farkediyorsunuz. Finalde, bebeğin her seferinde Kerim'in elinden kayıp düşmesi ve artık yaralanıp, tek gözünün açılması (Özellikle bebeğin böyle korkunç bir olaya maruz kalması durumunu açık şekilde yazmak çok cesurca. Kanım donsa da takdir ettim.) ve en sonunda Kerim'in altında ezilmesi, sizi beyninizden vurulmuşa çeviriyor. Yaşbaz'ın tüm ailenin ömrünü çekip almasıyla öykü final yapıyor. Murat Baykan'ın Aşkın Karanlık Yüzü'ndeki öyküsü Oğullar, kitapta en çok dikkatimi çeken ve en çok beğendiğim öyküydü. Baykan, bu öyküde kullandığı "zamanı ve mekanı eğip bükmek" gibi güzel ve ilgi çekici bir öğeyi, bu öyküsünde de kullanmış, harika olmuş. Gerçekten harika olmuş. Kitapta en beğendiğim üç öyküden de biri buydu. Ama kitabın açık ara en iyi ve en korkutucu öyküsü Yaşbaz. Bundan sonra sevgili Murat Baykan'ın takibinde olduğumu da bildirmek isterim. Hiç tartışmasız, kitabın en iyisi. Ben bu öyküye ezber bozarak, 10 üzerinden 11 verdim. 

Sonuç itibariyle, zengin kültürümüzden beslenen, "bizden" olan, kendimize ait "korkuyu" biraraya gelerek bizlerle buluşturan bu yetenekli yazarların elinden çıkmış olan bu güzel serinin üçüncü kitabı, korku dozunu daha da arttıran ve serinin benim gibi sıkı takipçilerini fazlasıyla memnun eden bir kitap. Dördüncüsü veya beşincisini (ya da belki altıncısını?) okur muyuz, şimdilik bilinmez tabii. Ama Anadolu Korku Öyküleri serisi, Türk korku edebiyatına dair çok önemli bir mihenk taşı bile sayılabilir. Üç kitapta da öyküleriyle yer edinmiş tüm yazarların aklına, kalemine ve zekalarına sağlık diyor ve yorumumu sonlandırıyorum. 

(Yorum kısmına düşüncelerinizi yazabilirsiniz ya da sizi şöyle alalım.)

1 Aralık 2017 Cuma

Anadolu Korku Öyküleri 2 - OKUR GÖZÜYLE İNCELEME

İlk kitabın detaylı yorumunu son postta yazmıştım ve bu akşam da kitabın ikinci cildini uzunca yorumlayacağım. Evet.

Dediğim gibi ilk kitabı erbaş koğuşunda okuyup, tuvaletimi içeri doğru yaptığım zamanlar tekrar gözümün önüne geldi. Yüz tane kalıp gibi herifle paylaştığım ortak yaşam alanına rağmen, gözüm hep kapının açık kalmış aralığındaydı, hiç unutmam. Nihayetinde Kurban Bayramı gelip çatmış, yine çift çarşı izninde soluğu yine Dost Kitabevi'nde almıştım. İkinci cilt de elimdeydi. Yine Bourbon Cafe'de söylediğim acı Americano (alışkanlıklarımı sahiplenirim) eşliğinde kitaba başladım. Kavurucu Ankara yazında yine uyku tutmayacaktı. Sorun yoktu; çünkü tezkere almama oldukça az bir zamanım kalmıştı. Üstelik kitaba başladığımda, artık kendi öykülerimi de yazmaya başlamıştım. Evet, başlıyorum...


DİKKAT! POSTUN BUNDAN SONRAKİ KISIMLARI, KİTAP HAKKINDA DETAYLI ŞEKİLDE SPOILER VE YÜKSEK ORANDA EZBERBOZAN İÇERİR. KİTABI EĞER HENÜZ OKUMADIYSANIZ YA DA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, SAYFADAN HEMEN AYRILMANIZ TAVSİYE OLUNUR.

1- Zifir Karanın Mavisi (Işın Beril Tetik)

Gelin Otu gibi çok iyi bir öykünün ardından, Beril Tetik bizi bu güzel öyküsüyle karşılıyor. Öyküde eski Türklerin "Kara Neme" adı verdiği kötü bir ruhun, geçmişte yapılmış bir anlaşma için geri gelmesini anlatıyor. Ana karakter Ekin, kardeşleri gibi gördüğü Azra ve Adem ile birlikte bazı cevapları bulmak üzere köyüne geliyor. Bir anda evin bahçesindeki köpeklerin tuhaf şekilde havlamaları, bizi gelen gerilime hazırlıyor. Dikkatimi çeken ve başarılı bulduğum sekanslar, yaratığın yerde yatan Azra'ya uzuvlarını batırıp, tüm vücudunu emerek çekmesi, yaratığın çıkardığı oldukça ürkütücü sesler ve bilinmeyen kara lisanda nefretle bağırdığı kısımlardı. Eski anlatılarda da sıkça bahsedilen "su saftır, su temizdir" vurgusu da bu öyküde var. Flashback kısımları, verilen adak, gelinin kaderini isteksiz kabullenişi ama aynı zamanda kararlı ve nefret dolu dileğinin anlatıldığı kısımlar da gayet başarılı. Sevgili Beril Tetik, öykülerinde sıkça "survival run" temasını işliyor, iyi de ediyor. Gelin Otu'nda genç bir kadın ve bebeğini okumuştuk. Burada da beraber büyümüş üç gencin yalnızlığı, çaresizliği ve bilinmeyene duydukları korku var. Suyu geçtiklerinde yaratığın arkalarından bilinmeyen bir lisanda bağırıp çağırması da ayrıca korkutucu. Öykünün finali ise, yine iyi sonla bitmiyor. İyi ki de bitmiyor.

Sevgili Tetik, yine gizem ve korkunun dozunu oldukça iyi ayarlamış; açılış öyküsü olarak da gayet iyi. Ama atmosfer olarak Gelin Otu'nun biraz gerisinde kalıyor. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim. 

2- Konuşmayanlar (Umut Dülger)

Konuşmayanlar, arkadaşının kaybındaki esrar perdesini aralamaya çalışan bir gazetecinin öyküsünü anlatıyor bizlere. Ali Faik, töre cinayetleri hakkında bir yazı dizisi hazırlamak için bir köye gider. Ama kendisinden günlerce haber alınamaz. Sonraları bulunduğunda aklını yitirmiştir. Bir akıl hastanesine kapatılır. Bir yıl sonra da yattığı yatakta uyanamaz. Arkadaşı Yusuf ise, Ali Faik'in yattığı hastaneye gider, ufak bir "bağış" karşılığında Ali Faik'in ses kayıtlarına ulaşır. Kayıtlarda Ali Faik'in sürekli bahsettiği bir "O" vardır. Yusuf, gazetenin patronu ile konuşur ve Ali Faik'in gittiği köye yol alır. 

Anadolu mitinde çokça işlenen "köye musallat olan yaratığa adak verme" konusu işlenmiş. Gülcan'ın kendi öz babası-amcası ve kuzenleri tarafından hunharca dövülüp, tecavüze uğraması, ardından da yaratığa teslim edildiği ritüel bölümleri gerçekten çok etkileyici. Ali Faik'e insan suretinde bakan Yelbegen'in o ürkütücü görüntü tasviri de gayet iyi. Zaman kurgusu da okuyucunun aklını bulandırmıyor. Tüm bu artı puanların karşılığı olarak, finali çok daha etkili ve vurucu olabilirdi diye düşünüyorum. Ben bu öyküye 10 üzerinden 6 verdim.

3- Şer Karışan Vakit (Ayşegül Nergis)

Ayşegül Nergis'in ikinci kitaptaki öyküsü, bir düğünle başlıyor. Ana karakter, arkadaşı Zeynep'in Trakya'daki evinde tatilini geçirmektedir. Düğündeki Gelin, oldukça esrarengiz bir kızdır ve köyde bolca üç harfli hikayeleri anlatılmaktadır. 

Açıkçası bu öykü de günce tarzında yazılmış gibi duruyor. İlerleyen günlerde köyde yaşanan "açıklanamayan" olaylar, aslında çok da "açıklanamayan" olamıyor. Ya da o etkiyi bırakamıyor diyeyim. Daha çok, iki genç kadının sıkıcı kırsal deneyimlerini anlatmasına benziyor aslında. Finale doğru ortaya çıkan köyün yaşlı nenesi ve korkutucu Gelin karakterinin "fairy" formunda ana karaktere "bööö:)" yapması dışında herhangi bir kopma noktası da yok. Finalde Gelin karakterinin yine ateşböcekleri şeklinde istilaya gelmesi ama yaşlı ecinni kadınla "versus" modunda karşılaşıp sonra da yaşlı kadın tarafından yutulması gibi kısımlar, öyküyü ciddiye almamı zorlaştırdı, hem de çok. Öykünün yakın bir arkadaş ile deneyimlenmiş bir olaydan öteye gitmemesi, (ağır alkollü bir gecede yakın arkadaşınızla meteor yağmuruna tanık olmak gibi) korkutucu öğelerin ciddi anlamdaki azlığı öyküyü biraz aşağıya çekiyor. Gelin karakterinin Istranca Dağları tarafından olması biraz ilgimi çekti. Gelin'in geçmişine daha fazla inilebilirdi. Ben bu öyküye 10 üzerinden 4 verdim. 

Burada genel olarak bir yorumda bulunacağım: Burada yaptığım puanlama, tamamen öznel bir puanlama. Öyküyü okursunuz, etkilenir veya etkilenmezsiniz. Okuyucunun ne talep ettiğine göre değişir. Ben şahsen, okuduğum öykülerde, küçükken köylerde dinlediğim öykülerdeki tadı almak istiyorum mesela. Bir diğer okuyucu da içine romantizm katılmış öyküleri sevebilir, bir diğeri de gerilim ağırlıklı sevebilir. Tekrar söylüyorum, okuyucuya kalmış bişey bu. 

4- Gece Işığı (Demokan Atasoy)

Gece Işığı, okuyanda farklı bir tat bırakan bir öykü olarak dikkati çekiyor. 70'lerin kırsalında geçen bu öyküde, Azil, anasıyla yaşayan ve çobanlık yapan bir gençtir. Bir gün Oğul Derviş adındaki gizemli bir adam, üzerindeki kadim hırkasıyla çıkagelir. Gizemli adam, otuzlarında (ya da kırklarında) görünmesine rağmen, Azil'in dedesinin arkadaşı olduğunu söyler. Azil'in sürüsünü otlattığı çayırda ise, kadim bir orman ruhu, binlerce yıllık uykusundan sonra bir bedene kavuşup, yeryüzünde yürümek ister. Bunun için de kızı olan bir orman perisine, Aykız'a, Azil'i baştan çıkarıp kendisine getirmesini söyler. Aykız, başta buna uysa da, Azil'i görür görmez ona aşık olur ve onu orman ruhuna kurban vermek istemez. O gün otlağa Azil ile birlikte giden Oğul Derviş, bazı gariplikler sezer ve eve dönüş yolunda Aykız karşılarına çıkar. Korkan Azil kaçarken orman ruhu onu bacağından yakalar. Oğul Derviş de buna engel olmaya çalışır. Aykız da Azil'i kendisine istemektedir. Oğul Derviş, kendisini orman ruhuna teslim ederek, Azil'i kurtarır ve asıl görevinin bu olduğunu anlar. Azil, uyandığında Oğul Derviş'in hırkasını üzerinde görür. Anası ve bütün köy ahalisi ona bakmaktadır. Azil, annesiyle beraber köye doğru yol alır; köy ahalisi de onu takip eder.

Açıkçası kitaptaki genel klasik korku anatemasında olmayan bir öykü olduğu için, ilk okuyuşta biraz farklı bir his verebilir bu öykü size. Bununla birlikte öykü, altyapısını 13.yy'daki derviş edebiyatından alıyor. Gizemli ve kadim bir kişi olan Oğul Derviş, karakter özellikleri ve çizilen profil açısından, eski kayıtlarda ve deyişlerde sıkça bahsedilen Sarı Saltuk karakteriyle oldukça örtüşüyor. Sarı Saltuk kişiliğinin, Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde Muhammed Buhari ismiyle sıkça bahsedildiğini de ekleyeyim. Sevgili Demokan Atasoy, korkuda farklı bir türü denemiş ve gerek karakter derinlikleri, gerekse kurgudaki başarısıyla oldukça güzel bir iş kotarmış. Öykünün baş kadın karakterinin adının Reyhan olması ise, kişisel olarak böğrüme koca bir hançer saplamıştır:( Evet, konuyu dağıtmayalım. Ben bu öyküye (korkunun bu türüne henüz alışamasam da) 10 üzerinden 8 verdim. 

5- Fırtınalar Takvimi (Koray Günyaşar)

Fırtınalar Takvimi'nde, azılı bir ifritin, birkaç nesilde bir, tüm ordusuyla gelip, köyleri yakıp yıkması ve köylülerin korku içindeki bekleyişi anlatılıyor. Öyküde, böyle bir "istilayı" genç kızlığında görmüş, şimdiyse ihtiyarlamış olan Hafıza adlı kadının ağzından da dinliyoruz. Hafıza Kadın, anlattığı dehşetin içinde bir de Muahhir, İlhan, Çolpan gibi isimlerle anılan, yarı insan, yarı peri olan zamanında "karışmış" kadim bir savaşçının varlığından bahsediyor. Çolpan isimli bu savaşçı, insanoğlunu korumak ve insanoğlunun neslinin devam edebilmesi için yemin etmiş bir varlıktır. Bir yıldırımla başlayan "istila" gitgide daha da korkunçlaşır ve Çolpan, elindeki palasıyla, ecinni ordularının karşısına köy ahalisi ile birlikte dikilecektir.

Öykü, yarattığı atmosfer ile gayet güzel bir giriş yapıyor. Çolpan'ın "kurtarıcı" rolüne bürünmesi, sonradan Hafıza Kadın'ın ve diğer köylülerin "ele geçirilmesi", Hafıza Kadın'ın bu savaşın neden başladığı ile ilgili konuştuğu kısımlar güzel işlenmiş. Yine de gelişme kısmındaki diyalogların fazlalığı, okuyucuyu biraz öyküden koparabiliyor. Genel olarak, alıştığımız yerel "anadolu korku öyküsünün" biraz daha epikleştirilmiş hali de denebilir. Yine de dediğim gibi, gelişme kısmında biraz öyküden kopabiliyorsunuz. Ben bu öyküye 10 üzerinden 6 verdim. 

6- Oba (Galip Dursun)

Galip Dursun'un kendine özel tarzıyla yazdığı Oba, tuhaf şekiller ve Arapça yazıların olduğu bir mağarada başlıyor. Ana karakter Celil, ailesiyle köyüne gelir. Zamanla canı sıkılmaya başlayan Celil'e arkadaşlık etmesi için, köyden Halim isimli bir çocuk getirilir. Halim, köyün dışında oturmaktadır. Halim, Celil'e "akla hayale sığmayacak hikayeler" anlatmaktadır. (Çocukken sitenin bahçesinde diğer çocuklarla bu tür öyküler anlatıp, konuştuğumuzu hatırladım) Sonraki yaz tatilinde de Halim, Celil'e aynı hikayelerden anlatmaya devam eder. Dönüşte, "nereden geldiği belli olmayan bir araba" yüzünden kaza olur ve Celil, ailesini kaybeder. Sonra gittiği köye karşı bir nefret besleyen Celil, kötü işlere bulaşır; en sonunda hapse girip, çıkar. Sonraları basit bir anlaşmazlık yüzünden kariyerini mahveder ve köye gitme kararı alır. Köye geldiğinde bir dizi tuhaf olay yaşar ve mağarada uyanır. Halim, kendisine yeni bir öykü anlatmaya başlar.


Özellikle Halim'de bir "sorun" olduğunun ciddi şekilde anlaşılması ve Celil'in mağarada uyandıktan sonra ateşin ışığında gördüğü kara silüetler, gerilimi gitgide arttırıyor. Halim'in Celil'i bir gölgenin elinden kurtarıp, diğer gölgelere gayet doğal bir şekilde "Hop, geri basın bakalım." demesi, bir anda tansiyonunuzu çıkarabilir. Hem de gencecik yaşınızda. Halim'in suretinin de bir gölgeye dönüşmesi ve ayaklarının ters olmasını söylemiyorum bile. Ayrıca Halim'in hikayesiyle ilgili spoiler vermek istemiyorum, zira gerçekten çok ama çok güzel. Celil'in ise grup terapisi gibi yanındaki "gölgelerle" bu öyküleri dinlemesi ise daha korkunç. Son iki sayfayı ise söylemek dahi istemiyorum. Ben bu öyküye 10 üzerinden 9 verdim. 


7- Mezardan Gelen (Mehmet Berk Yaltırık)

Sevgili Son Gulyabani Mehmet Berk Yaltırık, kitabın son öyküsünde bizi 1900'lü yılların başındaki Konya vilayetine götürüyor. Kapalı ve fırtınalı bir akşamda hızlıca ilerleyen bir fayton ile öyküye başlıyoruz. Ratıp Bey, Konya Defterdarlığı'na yeni atanmış bir katiptir. O devrin Konya'sı ise, geceleri düzenlenen alemlerle meşhur olmuş bir şehirdir. Hovardalar, rakkaseler, meyler, sazlar ve sözlerin olduğu son dönem Osmanlı şehir tasvirini, Yaltırık'ın kurgudaki başarısıyla adeta yaşamış gibi hissediyorsunuz. Ratıp Bey, devlet dairesine yanında Gavur Efe isimli bir külhanbeyi ile gelen bir rakkaseden etkilenir ve dönemin zenginlerinden birisinin davetine katılır. O sıralarda da şehirde bulunan bazı çocuk cesetleri yüzünden, akşamcıların önemli kısmı, eğlencelerine bir süre ara vermiştir. Ratıp Bey'in gittiği oturak aleminde içki ikram edip, dans eden rakkase, devlet dairesinde gördüğü rakkasedir. Alkolün tesiri ve dansözün aşırı kışkırtıcı raksıyla kendinden geçen Ratıp Bey, kadını elde etmenin yollarını aramaya başlar. Kadının odasına bir cesaret giren Ratıp Bey, rakkaseden Gavur Efe'nin zamanında bir faytoncuyla ilişki yaşayıp hamile kalan Gülsüm adındaki bir kızı, halka linç ettirip öldürttüğünü dehşet içinde öğrenir. Eve giden Ratıp Bey, çarpık ve korkunç bir yaratığın karısını ve oğlunu katledip, kanlarını içtiğini görür. Hortlak, Gülsüm'dür ve asıl istediği Gavur Efe'dir. Gavur Efe'den intikam almak için yola koyulan Ratıp Bey, Gavur Efe tarafından vurulur. 

Sevgili Yaltırık, aslen tarihçi olup, kabadayılara yönelik karşı konulamaz bir zaafı olduğu için klasik olarak yine 1900'ler Osmanlı'sını konu almış. Özellikle dönemi tam olarak okuyucuya hissettirmesi, Yaltırık'ın en büyük artısı. Tasvirdeki başarısına zaten değinmiştim. Rakkasenin dansının olduğu kısımda ise adeta oturak alemindeymiş gibi hissedip, siz de Ratıp Bey gibi bir nara atmak istiyorsunuz. Hortlağın Ratıp Bey'in karısını ve oğlunu katlettiği kısımdaki gerilim çok başarılı. Final bölümü ise, bolca aksiyonlu geçiyor ve gerçekten öykünün sonunu bir an önce görmek istiyorsunuz. Final sekansı ise, vuruculuğu ile dehşeti tavan yapıyor ve o tedirginlik hissi ile kışın ayazında ortada kalmış gibi hissediyorsunuz. Finalin, Chucky's Bride filminin son sahnesiyle ciddi anlamda benzerliği de gözümden kaçmadı. Yaltırık, kültürümüzde halihazırda bulunan ama biraz daha geride kalmış olan "hortlak" yaratığını kullanmış, çok da iyi etmiş.Tarihi bir kişilik olan Fehim Paşa'nın adının öyküde geçmesi ise benim için kişisel olarak hoş bir ayrıntı. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 verdim. 

Sonuç olarak, ilk kitapla "bizden olan" yerel tatlarla da gerçekten çok kaliteli işler çıkabileceğini okuyucuya ispatlamış olan bu yazarlar, ikinci kitapta biraz daha "oturaklı ve olmuş" bir şekilde karşımıza çıkıyorlar. İlk kitaba göre korku öğeleri biraz daha az olsa da, kurgu ve işleniş açısından en az ilki kadar iyi bir düzeyde. Eğer birinci kitabı okuduysanız, bunu da kesinlikle okumak isteyeceksiniz. Üçüncü kitabın detaylı yorumunda nasipse görüşmek üzere. 
 

28 Kasım 2017 Salı

Anadolu Korku Öyküleri - OKUR GÖZÜYLE İNCELEME

Yeni öykülere başlamadan önce, size tüm bu korku yazarlığı olayımın başlangıcını sanırım önceki postlarda açıklamıştım. Anıtkabir'deki asker koğuşunda boş boş yatarken (Askerlik, bilen adam için yan gelip yatma yeri. Sizi kandırmışlar.) aklıma küçükken büyüklerden dinlediğim o tekinsiz ve uyku kaçıracak düzeyde korkutucu öyküler gelmişti. Gece yolunu kaybedip, "düğüne" rast gelen adamlar, görünüp kaybolan "gelinler", kaynanasına "cadılık" yapan ama sonunda feci korkunç olaylar yaşayan gelinler. Ya da köylerde herkesin bilip, kimseye anlatmadığı o gizli hikayeler. Çocukken korkudan altıma edecek kadar korksam da, ilginç şekilde bu hikayelerin kendilerini dinletebilmesi, bana çok esrarengiz gelmiştir. İlginç şekilde bu tarz öyküleri anlatan, toplayan veyahut yazan insanlar olmalıydı; ben de Google'a "anadolu işi korku" yazmıştım, hiç unutmam. Arama sonuçlarında ilk çıkan sonuç da, "Anadolu Korku Öyküleri" idi. Kısa şekilde kitabın önsözüne göz gezdirdikten sonra aradığım kitabın bu kitap olduğuna karar verdim. Üstelik iyi haber olarak, kitabın bir ikinci cildi de vardı. Ramazan Bayramı'nda Anıtkabir Komutanı'nın tüm bölüğe çift çarşı vermesi üzerine, soluğu Kızılay'daki meşhur Dost Kitabevi'nde almıştım. Aslında yalan yok, Tolkien'in "Bitmemiş Öyküler" kitabını alıp almamakta çok kararsız kaldım. Sonradan yukarıda bahsettiğim o "gizem" hissi galip geldi ve kitabı alıp, Bourbon Cafe'ye doğru ilerledim. Acı bir Americano söyleyip, kitabın kapağını araladım. İlk öyküyü okuyup bitirdiğimde, Kızılay'ın orta yerinde, onca kalabalığa rağmen etrafıma bakındığımı dün gibi hatırlarım. Korku türüne olan ilgimi arttırıp, beni yazmaya, öğrenmeye ve eğlenmeye sevk ettiği için Anadolu Korku Öyküleri kitap serisinin yeri benim için çok başkadır. Özellikle bu serinin çok ciddi bir takipçisi ve tutkunu olarak, bir okuyucu gözüyle kitabı biraz inceleyeceğim bu postta. Evet, hadi başlayalım...

DİKKAT! POSTUN BUNDAN SONRAKİ KISIMLARI, KİTAP HAKKINDA DETAYLI ŞEKİLDE SPOILER VE YÜKSEK ORANDA EZBERBOZAN İÇERİR. KİTABI EĞER HENÜZ OKUMADIYSANIZ YA DA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, SAYFADAN HEMEN AYRILMANIZ TAVSİYE OLUNUR.
Kitabın önsözü, bizi "Beyoğlu Kontu" lakabıyla tanınan, korkunun, gizemin ve fantastik edebiyatın üstadı Giovanni Scognamillo'nun öyküleri kısaca tanıtmasıyla başlıyor. Kitapta ufak ufak ipuçları verilen öyküler hakkında daha çok merakınız artıyor ve heyecanlanıyorsunuz. Ufak bir bilgi: Kitaptaki fotoğraf ve figürler, gerçek bir büyü kitabından alıntı.

1- Karatepe (Koray Günyaşar)
Karatepe, ilk dakikadan bizi "kırsalda geçen tekinsiz öyküler" okuyacağımıza inandırarak başlıyor. Baş karakter Osman, şehirde dikiş tutturamayıp, köyüne geri dönmek zorunda kalmış bir gençtir. Köy meydanına geldiğinde, kimseyi tanıyamaz. Hatta annesi, babası ve kız kardeşleri olduklarını iddia eden insanları da tanımaz. Çünkü onlar değillerdir! Köyün imamıysa, gencin "karıştığını" söyleyip, köylüyü Osman'ı karga-tulumba camiye götürmek için ikna eder. Osman, kalabalık içinden yalnızca köyün delisi Gafur'un aynı olduğunu dehşet içinde fark eder. Osman, camiden kaçıp, bilmediği bir dürtüyle Karatepe'ye doğru koşar ve mağaradan içeri girer. Burada, köyün delisini tekrar görür. Mağaranın içindeki bir kayanın üzerinde ateşten Arapça yazılar görür. Daha sonra köyün imamı mağaranın önüne, Osman'la konuşmaya gelir. İmamın davranışları biraz gariptir.
Normalde 80'li ve 90'lı yıllardaki Hollywood furyasında sıkça işlenen "istila" öğesi, öyküde tamamen Anadolu tarzıyla ve çok başarılı şekilde verilmiş. İlk anlarda, karakterin ailesini tanımaması ile, okuyucu da ilk etapta kendini karakterin yerine koyuyor, bir müddet sonra da "acaba gerçekten karakterin deliliği mi?" sorusunu sordurtuyor. Başlarda komedi unsuru gibi ortaya çıkan köyün delisinin, aslında başından beri her şeyi bilmesi ve karakterle beraber okuyucuya da verdiği "Kaybettin mi, buldun mu Osmaaaan?" gizli mesajı, sonlara doğru tansiyonu oldukça yükseltiyor, final cümlesinde de okuyucuyu adeta beyninden vuruyor. Kitap okuyucuda beklentiyi yüksek tutan bir öyküyle başlıyor. Ben bu öyküye 10 üzerinden 8 veriyorum. 

2- Gerçekte Onlar Hayvan Gibidir (Ayşegül Nergis)
Ayşegül Nergis, aslında öykü gibi değil, daha çok günce tarzıyla yazmış bu öyküyü. Dolayısıyla okunması da çok akıcı ve okuyucuyu kendinden koparmıyor. En büyük eksisi, adından dolayı öykünün çok erkenden çözülmesi. Köye yeni atanmış öğretmenin, yobaz ve geri kafalı köy imamıyla zıtlaşması ve öğretmenin bahçesindeki hayvanların anormal hareketleri, öyküyü olması gerektiğinden daha erken çözüyor. Yazar, biraz da köylerde yobazlığa varan tutuculuğa değdirme yapmış. Ama öykü, çözülse dahi, akıcılığından bir şey kaybetmiyor. Özellikle geceyarısı ay ışığında tüm hayvanların bilinçli şekilde ritüel alanına yürümeleri ve yine aynı yobazlıktaki köylülerin imamın pis işlerini yapmaları gibi öğeler oldukça ilgi çekiciydi. Ben bu öyküye 10 üzerinden 6 verdim. Dediğim gibi, öykünün en büyük eksisi, adından dolayı kolayca çözülebilmesi. 

3- Kuyu (Demokan Atasoy)
Sonraları ikinci ve üçüncü kitapta da güçlü öyküleriyle göreceğimiz Demokan Atasoy'un öyküsü. Öykü, kabaca intikamcı bir köylü güzelinin hikayesini anlatıyor bizlere. Ana karakter Anşa, kızı Güles ile köyün dışında yaşamaktadır ve köydeki tüm erkeklerin (köy muhtarı başta olmak üzere) rüyalarını süslemektedir. Köyün kadınları, Anşa'dan bu yüzden nefret etmekle birlikte, bir yandan da Anşa'ya mecburlardır: Çünkü Anşa, kendi atalarından büyü ilmini öğrenmiştir ve kadınlara isteksizce yardım etmektedir. Kadim zamanlarda dibindeki kuyunun su vermesi için insanların kurban edildiği koca bir ağaçtan da söz edilir. Anşa, kuyudan su çekmeye gittiğinde, ağaca küfreder. Tam o anda elindeki kova ağırlaşır ve Anşa, dengesini kaybedip, kuyudan aşağı düşer. Köyün kadınları ise, Anşa'yı çekemedikleri için ondan uzak bir yerde dururlar. Kadınlar, Anşa'nın yaralı olduğunu görürler ama ona yardım etmezler. Anşa, boğularak ölür. Ama ruhu intikam için geri gelir. Köydeki erkeklerin hepsine birer birer musallat olur ve hepsini öldürür. Köyün muhtarı, son çare olarak köyün en yaşlısı olan Hatça Nene'ye danışır. Hatça Nene de, muhtara "Topraktandoğan" ismiyle çağırdığı kadim bir tabiat ruhunu bulmasını söyler. Muhtar, Topraktandoğan'ı bulur. Topraktandoğan, bir adak istediğini, bu adağın da buluğa ermemiş bir çocuk olacağını söyler. Kadınlar, Anşa'nın küçük kızı Güles'i kurban ederler. Topraktandoğan, Anşa'yı kovar. Ama Güles'in ruhu geri gelir. Hamile olan Zeynep'in karnındaki bebeğin ruhunu alıp gider.

Anadolu'da anlatılagelen tabiat ruhlarını konu alan bir öykü. Özellikle okurken o köyde olduğunuzu hissedebiliyorsunuz, bu önemli. Selma Ana ve Zeynep'in Anşa'nın evine gittiği ve Anşa'nın Zeynep'i önce kızdırıp, sonra zorla kanını aldığı kısımlar çok güzel ve detaylı yazılmış. Diğer bir husus, kitapta okuyanın bile içini hoş edebilecek Anşa karakteri, giderek korkunç bir karaktere dönüşüyor. Kısıtlı bir sürede karakterin kararlı şekilde değişimi, koca bir takdiri hakediyor. Topraktandoğan isimli tabiat ruhu ise, öyküdeki "kurtarıcı" rolüne bürünür gibi olsa da, okuyana pek güven vermiyor, hatta belirsizliği ve gizemi açısından bir müddet Anşa'yı unutuveriyorsunuz. Finalde mutlu son beklerken, Güles'in ruhunun çok masum bir şekilde gelip (hayvani korkutucu bir öğedir bu) Zeynep'in doğmamış çocuğunu alıp götürmesi, final için gerçekten korkutucu. Ben bu öyküye 10 üzerinden 9 veriyorum. Kitabın da en sağlam öykülerinden. (The Ring ve Samara diyeni ıslak sopayla kovalarım.) Bir de bu öykü diziye veya sinemaya uyarlansa, Anşa karakterini İpek Tuzcuoğlu harika oynarmış diye düşünmeden edemedim.

4- Gelin Otu (Işın Beril Tetik)
Gelin Otu, eşi köy dışında olduğu için, yeni doğmuş bebeğiyle fırtınalı bir gecede evde yalnız başına kalan genç bir kadının yaşadığı dehşeti anlatan bir öykü. İlk önce genç kadının ensesinde duyduğu histerik kıkırdamalar size ilk korkuyu yaşatıyor. Genç kadının içten içe hissettiği, ama kimseye duyuramadığı, görünmez bir "ziyaretçinin" varlığı ile, siz bile okurken o fısıltıları kulağınızda duyuyor gibi oluyorsunuz. 

Kadının yaşadığı evde elektrik olmaması, fırtınalı bir gece, her yerinden sesler gelen ahşap bir ev, yalnızlık, çaresizlik ve tüm bunlardan habersiz minik bir bebek. Yazar, oluşturduğu müthiş atmosferle, çaresizlikle gelen korkuyu okuyucuya çok güzel hissettiriyor ki, kocaman bir artı puan. Genç kadının danışmak için gittiği köy imamı ve karısı ile diyaloğa girdiği sekanslar özellikle çok ilgi çekici.  "Sakın karanlıkta bahçene su dökme". "Gece yalnız başına çeşmeye gitme, sabah ezanından önce ahıra girme, biri seni çağırıyor gibi hissedersen cevap verme, duymamış gibi yap. Gelin otuna dokunma, sana bu otu getireni eve sokma." diyalogları gerçekten gizemi ve korkuyu oldukça yukarılara çekiyor ve inanılmaz başarılı. Sonlara doğru yükselen gerilim, korkunç bir finalle sonlanıyor. Bize de soluksuz şekilde öyküyü okumak kalıyor.

Şahsen ilk okuyuşumda şakağıma kurşun yemiş gibi olmuştum, hiç unutmam. Hatta sonraları, kendi öykülerimi yazarken de sevgili Beril Abla'nın bu öyküsünden ciddi şekilde etkilendiğim doğrudur. Bende Beril Tetik hayranlığı başlatan öyküdür ayrıca. Kitabın tartışmasız en iyisi. Ben bu öyküye 10 üzerinden 10 veriyorum. (Işın Beril Tetik'in askerleriyiz!)

5- Cevizin Gölgesi Hain Olur (Kayra Küpçü)

Kitapta aslında beni en çok hüzünlendirip, kalbimi sıkıştıran öykü buydu. Zira, öyküde anlatılan aşk çok saf. Doğayla içiçe gelişen öykü, çoban Kadir'in ölmüş sevgilisini görmesi, her gün onunla buluşmak için erkenden ceviz ağacının altına gitmesi, vuslat anı gibi öğeler vurgulandıkça korkmak şöyle dursun, Münir Özkul gülümsemesiyle olan biteni okuyorsunuz. Hatta öykü, belli bir kısımda ciddi ciddi erotizme de selam çakıyor. Çözülme süreci de burada başlıyor. Komşusu olan usta ve hanımının Kuran-ı Kerim'den Nas-Felak okuması, Kadir'in titreyip, kriz geçirmeleri ve en sonunda kızın ruhunun Kadir'e değişik bir ses tonunda hönkürmesi ve en sonunda yaratığın, Kadir'in tüm yaşam özünü çekip almasıyla öykü final yapıyor. Açıkçası duygu yoğunluğu, ürkünçlüğünden daha baskın bir öykü. Ama güzel mi? Tabii ki! Ben bu öyküye 10 üzerinden 7 veriyorum. 

6- Güzay'ın Bin Dilek Ağacı (Galip Dursun)
Kitaptaki en zengin otantik ve yerel öğelere sahip öykü. Okuyanlar, demek istediğimi anlayacaklar. Girişteki ritüelin gerçekleştirilmesi, Zeynep'in rüyalarında gördüğü Çakıl Sokak ve sokağın yuttuğu sünnetlik çocuğun bahsedildiği kısımlar gayet başarılı. Köy kahvesinde muhtarın, aslında bir "üç harfli" olan Ural'a köydeki ecinnili hikayeyi anlattığı kısımlar, ayrıca başarılı. Öyküde bahsedilen Çakıl Sokak, bende niyeyse Stephen King'in Pet Semetary'sindeki patika yolu anımsattı. Kitabın son öyküsü olan Güzay'ın Bin Dilek Ağacı, içeriği ve yazılışı itibariyle kitabın en "oturaklı" öyküsü. Ben bu öyküye de 10 üzerinden 8 verdim. 

Sonuç olarak, kitabı alın, aldırın, buldurun. Son zamanlarda sinema haricinde yükselememiş Türk korkusunu düşünürsek, yazın olarak da Türk korkusuna yeni bir boyut kazandıran bir kitaptır Anadolu Korku Öyküleri.

İkinci kitabın yorumunu da boş vaktimde nasip olursa buralara karalarım. İkinci kitabın yorumunda buralarda olabilmek dileğiyle.

18 Temmuz 2017 Salı

Kaset 5: Istrancalı

Ersin, kaseti sürdükten sonra, Istranca diye bir yer olup olmadığını düşünmeye başladı. Gazetenin spor servisinden ve futbola olan ilgisinden dolayı, bu kelime, Balkan bölgesini çağrıştırmaktaydı. Romanya ve Romenler geldi aklına; orası değilse bile muhtemelen ya Bulgaristan ya da Arnavutluk taraflarına dair bir kelimeydi bu.

Görüntüler cızırtı ile açılmıştı. Ekranda sarışın ve oldukça güzel bir kız, telefonu ile kayıttaydı. Odada yüksek sesle yabancı müzik çalıyordu. Kız, ayaklarına oje sürerken, müziğe de eşlik ediyordu. Sonra, kamerayı odanın içine doğrulttuğunda, iki kız daha görüldü. Kızlardan birisi esmerdi; diğeriyse kızıl saçlıydı. Kızıl saçlı olanı, "Öff Cansu, çek şunu, manyak mısın?" diyerek, Cansu'nın eline vurmuştu. Cansu, telefonu düzeltti ve tek tek arkadaşlarını tanıtmaya başladı: "Evet, şu elime vuran deli kaltak (gülüşmeler) kendisinin adı Nazlı. Hobileriii, Instagram, Facebook ve Periscope'da götünü açmaya bay... (tekrar gülüşmeler)" Nazlı bağırdı: "Amına koyiiim senin Cansuu. Ağzına sıçıcam senin. Cansu, tekrar gülerek kamerayı diğer kıza çevirdi: "İşteee bu gördüğünüz asık suratlı kezo daaa, Sibel. Sibeeeel, selam versene tatlııım?" Sibel, donuk bir şekilde kameraya bakıp, tekrar tırnaklarını törpülemeye devam etti. Cansu, bir anda ayağa kalkarak, "Eveeet, şimdi bu gördüğünüz harika şeyiiii, bitanecik kocacım Taylan'cım bana aldıııı, artıııı aşkım beni göl evine götürüyoo, o yüzden bu gece aşkıma sürprizim vaar" dedi. Kamera, yatağın üzerinde duran kırmızı IPhone'u çekiyordu. "Ayyyy" diye çığlık atan Cansu, kaydı durdurdu.

Görüntü tekrar geldiğinde, Cansu, sokaktaydı. Kayıt işini ise Nazlı'ya devretmişti. Sokağın başından gelen gürültü ile Cansu kameraya döndü ve çocuk gibi ellerini çırparak, "Aaaaiiyy, geldi işte aşkıcım" diyerek gülümsedi. Elindeki telefona tüylü bir kılıf takmıştı ve histerik şekilde telefonu elinde küçük bir kız gibi sallamaktaydı. Sokağın başında onları bekleyen beyaz BMW'nin şöför koltuğunda, güneş gözlüklü iki genç oturuyordu. Kızlar, çocuklara el sallayarak, arabaya bindiler. Nazlı, ön kameraya geçti ve dudaklarını büzerek muzipçe bir poz verdi. Görüntü kesildi.

Gençler, göl evine varmışlardı. Gerçekten bu evin manzarası şahaneydi; kızlar hemen göl iskelesine koşarlarken, erkekler de valizleri eve taşıyorlardı. Taylan, elindeki valizleri yere bırakıp, kameraya bağırdı: "Alp, biz salağız di mi amına koyayım. Bırak şu telefonu da, gel yardım et." Alp ise, çaktırmadan Nazlı'yı çekmeye çalışıyordu: "Geliyorum abi, geliyorum. Mert, kanka şu ağır olanı alalım da diğerlerini tek tek getiririz." Mert, ağzında sigarasıyla bagajın arkasındaki valizi çıkarmaya çalışıyordu. Görüntü değişti.

Görüntü, evin verandasındaydı. Gençler, viskilerini yudumlarken, bir yandan da Taylan'ın problemini konuşuyorlardı. İçeriden deli gibi müzik geliyordu. Alp, "Nolucak şimdi abi? Napıcaksınız yani?" diye sordu. Taylan, alnını ovuşturarak, "Nerden bileyim abi. Diğer büyük mekanın patronuyla birbirlerine girmişler işte. Adam taşşaklı. Bizimki de bi iş olmasın diye buraya iteledi beni." Mert, "Mekan gidiyo mu şimdi yani? Koskoca Seyfi Saner mekanını elden çıkarıyo vay be" dedi. "Onun gibi bişey. Alacaklarına karşılık istemiş mekanı." diye yanıtladı Taylan. Verdiği cevap, Alp ve Mert'in hoşuna gitmemişti. İkisi de derin bir of çektiler ve viskilerini yudumlayıp, içeriye girdiler. Alp, Nazlı'yı gecelikle görünce bir an duraksadı ve kaydı durdurdu.

Görüntüler, büyük bir gürültüyle açıldı. İyice sarhoş olan Cansu, üzerinde geceliği ile Taylan'a sarılıyordu. Sürekli bir şeyleri kayda alıyordu. Taylan, moralsiz şekilde Cansu'yu boynundan öptü. Cansu, coşmuş şekilde sürekli bağırıyor, Alp'e kucak dansı yapan Nazlı'yı ve Mert ile yakın temas halinde olan Sibel'i görüntüye alıyordu. Cansu, televizyondaki müzik klibini çekmeyi de ihmal etmiyordu. Biraz sonra, Nazlı, çırılçıplaktı, Sibel ise Mert'in kucağındaydı. Cansu, klipteki kalça dansını yapmak için Taylan'ın önüne geldi, görüntü televizyona geldiğinde, bir anda televizyon cızırdamaya başladı. Müziğin kesilmesiyle herkes, televizyona bakakalmıştı. Görüntü netleşirken, ekranda 20'lerden kalma bir müzik eşliğinde bir reklam oynamaya başladı: "Borçlarınızdan dolayı iflas mı ettiniz? Eşiniz sizi aldatıyor mu? Alacaklılar artık sabrınızı mı zorluyor? Hiç dert etmeyin! Istrancalılar Hukuk Bürosu, emrinize amade. Artık boynunuz bükük dolaşmak zorunda değilsiniz! Hemen 666 7 666'yi arayın, deneyimli personelimiz size 7 gün 24 saat boyunca hizmet verecektir!" Reklamdaki boğuk ses, aşırı derecede mutlu bir sesti. Reklamın görüntüsü ise, sesin okuduğu metinlerden oluşuyordu. Cansu, "Bu ne yaaa!" diyerek, kanalı çevirdi. Fakat, diğer kanallarda da aynı reklam oynuyordu. Bir kaç kez kanalı çevirdilerse de, sonuç aynıydı: Tüm kanallarda aynı reklam vardı. Mert, ayağa kalkarak, televizyona vurmaya başladı. Çabaları faydasızdı. "Noluyo abi yaa?!" diye çaresizce ekrana bakıyordu. "Artık eskidi abi bu, bırak uğraşma." diye cevap verdi Taylan. Mert, son bir kez daha şansını denemek için sertçe televizyona vurduğu anda, televizyondaki ses, daha da artmıştı. Mert, ".mına kodumun televizyonu!!!!" diyerek fişi çekti. Televizyon, kapanmakta direnir gibi, yavaşça kapandı. Saniyeler içinde, hepsinin telefonuna gelen mesaj aynıydı: TV'deki reklam, metin olarak telefonlarına gelmişti. Sinirlenen Taylan, "Neymiş bakalım bu? .mına kodumun sahtekarları." diyerek, numarayı aradı. "İyi akşamlar ben Tay..." derken, evin kapısı çalındı. Nazlı ve Sibel, koşarak üst kata çıktılar. Erkeklerse, toplanmaya çalışıyordu. Taylan, herkesin müsait olduğunu kontrol edip, kapıyı açtı. Kapıda gelen biri yoktu; aynı televizyondaki cızırtılara benzeyen insan suretinde bir silüet, kapıda görünüyordu. Silüet kamburdu; burnunun uzunluğu ilginç şekilde seçilebiliyordu. Silüet çok nazik şekilde eğilerek, "İyi akşamlar Taylan Bey, değil mi efendim?" dedi. "Evet, benim.". Cansu, ön kameraya geçmişti. Bol makyajlı ve hafif botokslu yüzünün ifadesi sıkkındı. "Uuff yaa, azına sıçıcam senin Taylan. Bozuldu bu telefon yea! Uf!" diye hayıflanarak kayda devam etti. Arada telefonun ekranına vuruyor, menülerini değiştiriyordu. Puflayıp, sıkılmayı da ihmal etmiyordu. Ekranda silüet gibi görünen adam konuşmaya devam etti: "Bize yaptığınız çağrıyı, patronumuza ilettik. Size tez elden ilgi ve alaka göstermemizi emrettiler efendim." Cansu, Taylan'ın arkasında duruyordu. O esnada, üst kattan giyinip gelen Nazlı ve Sibel göründü. Garip adam, kızlara dönüp baktı ve "Bu hanımlar zevceleriniz mi efendim?" diye sordu. "Evet" diye tedirgince yanıt verdi Taylan. Cansu, yanına gelen kızlara, "Ya baksana bebeğim ya, bu bozuk galiba, azına sıçiyim bu Taylan'ın ben! Bi baksana yea, herhalde kamera ayarlarından; baksana adam cızırtı gibi görünüyo" diyerek, telefonu Nazlı'ya verdi. Nazlı'nın telefondaki hırslı ve agresif parmak hareketlerinin sesleri duyulabiliyordu. Sonra silüet, eğik bedeni üzerinde ayrıca hareket ediyormuş gibi görünen kafasını daha da eğerek, Cansu'ya gülerek bir bakış attı: "Mühim maruzatınızı patronumuz, bizzat kendisi duymak ister. Mümkünse zevceleriniz ile." dedi. "Kendisi burada mı?" diye yanıtladı Taylan. Silüet, "Elbette buradadır. Kendisinin sağlığına zeval gelmesin, çoğu şeyden haberi oluverir!" dedi. Şaşıran Taylan, "Tabii, gidelim." deyince, Cansu, yavaş bir ses tonuyla, "Aşkım ya, bu telefon bozuk" diye çıkıştı. Taylan, "Kızım saf saf konuşma, biz neyin peşindeyiz, bunun aklı telefonda, siktirme şimdi telefonunu. Hadi üstüne bişey giy hadi." dedi ve Cansu, kaydı durdurdu.

Kaydı tekrar başlatan, Cansu'ydu. Hala, telefonu kurcalıyordu. Kayıt, sürekli sonlanıp, yeniden başlıyordu. Her seferinde farklı efektlerle kayıt yapıyor, düzelip düzelmediğini anlamak içinse, Silüet Adam'ı çekiyordu. Taylan ise silüeti takip ediyordu. Alp ve Mert ise arkadan geliyorlardı. Kızları arkadan geliyolardı. Silüet, onları patika yolda bekleyen ve 30'lardan kalma gibi görünen bir Mercedes'in yanına doğru götürüyordu. Araba, simsiyahtı. Genel hatları itibariyle arabadan çok, tekerlekli bir şatoya benziyordu. Arabanın hemen dibinde, belli belirsiz, ama daha ufakça bir silüet daha belirdi. Kambur silüeti görünce ayağa kalktı ve hırlamaya başladı. Ufak silüet, bir köpek olmalıydı. Yabancılara saldıracakken, kambur silüet, köpeğe, "hiç lüzumu yok" deyince, köpek olduğu yere çöktü. En az at arabasının boyunda olan iri yarı başka bir adam vardı. Öyle iriydi ki, Cansu onu hareket edene kadar farketmedi bile. Adamın devasa sureti, Cansu'nun telefonunda aynı korku filmlerindeki "öcülere" benzemekteydi. Dev adamı gören Nazlı, çığlığı bastı. Erkekler de tedirgin olmuşlardı. Kambur adam, gençlere dönüp, "burada bekleyin, patronumuz da sizleri pek merak eder beyzadem" deyince hepsi, arabanın önünde beklemeye başladılar. İri yarı adam, arabanın kapısını açarken, Cansu, telefonuna yüklediği bir uygulamayı karıştırıyor, aynı zamanda kayda da devam ediyordu. Görüntülerin renkleri çok hızlı değişiyordu. "Uff yaaa, bunun ayarlarını bozmuşlar!!!!" diye pufladı. En sonunda bulduğu bir efekt, silüet görünümünü yok etmişti. Şimdi herkes, Taylan ve grubu dahil olmak üzere, normal görünüyordu. Cansu, kambur silüetin ve arabacının yüzlerini gördüğünde, içini bir dehşet kapladı. İkisinin yüzleri de korkunçtu. Arabanın kapısı gıcırdayarak açıldı. Bir kaç saniye hareketsizlikten sonra, tok bir ayak sesi, arabanın basamaklarında duyuldu. Arabanın içi, zifiri karanlıktı; ilk seste irkilen çocukların şaşkınlığı, daha da artıyordu. Ayak sesleri, üç kere daha duyuldu. Arabadan inen, en az kapıyı açan adam kadar uzundu; ama ne hikmetse onun kadar enine kalıplı değildi. Üzerinde vücuduna tam oturan simsiyah bir takım elbise, başında da yüzünü neredeyse tamamen gizleyen bir fötr şapka vardı. Omuzları çok geniş ve sağlamdı; onları gece gibi örten uzun saçlara sahipti. Neredeyse yıkılmayacak gibi heybetli duruyordu. Adamın bu heybeti karşısında gençlerin dili tutulmuştu adeta. Cansu bile, adamın hatlarını daha net görebilmek için karanlıkta onu daha net çekmeye çalışıyordu. Uzun boylu adam, kambur adama, "Fatin, biçare beyzade bu mudur?" diye neşeli bir ses tonuyla sordu. Fatin, "Budur efendim. Şahsen tanışmak isteğinizi kendilerine ilettim, talebinize istinaden buradalar, maruzatlarını da bizatihi bildirecekler." deyip, kenara çekildi. Uzun adam, Taylan'a doğru ilerleyip, "Önce sizlere kendimi tanıtayım." dedi. Başındaki fötr şapkadan yalnızca pala bıyıkları ve uzun, kemerli burnu seçilebiliyordu. Yüzünde anlamsız bir gülümseme vardı. "İsmim Şerruh Istrancalı'dır genç bey." Sonra dönüp, kızlara doğru bir bakış attı ve Fatin'e dönüp, sitemkar şekilde, "Osmanlı adabından nerelere geldiğimize bir bak Fatin!" diye gürledi. Sonra Taylan'a yaklaşarak, "Şu naçizane ömrümde şu devirdeki rezalet kadarını görememişimdir. Saneroğlu Taylan, nedir maruzatın?" diye sordu. Çocuk, karanlıkta bir gölge gibi duran adama şaşırarak, "Adımı nerden biliyorsunuz?" diye haykırdı. Şerruh, gülümseyerek, Taylan'ın tam karşısına dikildi ve "Taylan bey oğlum, Fatin size kendi aramızda yoğun istişare yaptığımızdan bahsetmedi mi?" dedi. Taylan, adamın nefesini hissettiği anda, donup kaldı ve kekelemeye başladı. Taylan, "Şe,Şerruh Bey, ailemize ait bir mekanı alacaklılar...Alacaklarına karşılık istiyorlar. Vermezsek, yarın bizi öldürmekle tehdit ediyorlar." diyebildi. Şerruh, dişlerinin arasından hafifçe nefes vererek güldü ve tekrar arkasını dönmeden, "Eski zamanları hatırlar mısın Fatin? Karı kısmına konuşmaktan aciz şu cahil sabiler, erkek olmayı tez elden öğrenmişler nihayetinde." dedi. Fatin, onu başıyla eğerek onayladı. Şerruh, elini Taylan'ın omzuna babacan şekilde koyup, "Ben ve hizmetkarlarım sizi içinde olduğunuz elemden kurtaracağız. Tasalanmayınız." dedi. Adamın elini vücudunda hisseden Taylan, kesik şekilde titredi. "Hanenizi, yerinizi, yurdunuzu Fatin'e bildirin. Gerisi bizim zahmetimiz." deyip, arkasını döndü. Ağır adımlarla arabasına yürümeye başladı. Adam, öylesine heybetliydi ki, tüm bunları kayda alan Cansu bile büyülenmiş gibiydi. Uzun boylu adam ve kahyası, arabaya tekrar bindiler ve acı bir kamçı sesiyle kişneyen atların çektiği araba, karanlığın içinde kayboldu. Kendilerinden geçmiş gibi sersemleyen gençler birbirlerine bakakaldılar. Cansu, olan biteni umursamamış, Nazlı ve Sibel'e, "Doğru efekti buldum kızlaaaar." diyerek, kaydı durdurdu.

Görüntüler, pahalı bir gece kulübünün alt katındaki kapalı otopark alanını görüyordu. Kaydı yapan, yine Alp'ti. Mert de oradaydı. Gece kulübü ise kapalıydı. Taylan ise çok gergindi. Sürekli telefonda konuşuyor, arayabileceği yerleri arıyordu. Dönüp, diğerlerine, "Yok abi, bu adam gelmeyecek herhalde. Hem gelse bile dünyaları ister bu adam! Ne yapıcaz Allah kahretsin!" diye bağırdı. Mert, onu sakinleştirmek için, "Sakin ol abi, vakit daha erken. Sonuçta ismini cismini biliyordu bu adam, ona göre de hazırlığını yapmıştır." diye yanıtladı. "O da ayrı bi mevzu, iki laf etmeden herif şeceremizi çıkardı amına koyayım, kimbilir kimin nesi" diye yanıtladı Taylan. Tam o esnada, otoparkın giriş kapısında iki el silah sesi duyuldu. Taylan, "Ananı sikiyim, geldiler." diye umutsuzca bağırdı. Alp, telefonu arabanın üstüne koyup, belindeki silahın şarjörünü çekti. Mert de hazırdı. Altı adet lüks araba, hızlıca yanyana durdu. Arabadan inen adamlar, Şerruh'un adamlarına hiç benzemiyordu. En arkadaki arabadan inen göbekli bir adam, purosunu yaktırdı ve ağır ağır yürüyerek, "Taylan, babana selamlarımı ilet. Alacaklar için gelmiştik evladım." diyerek gülmeye başladı. "Burada kimin eski, veya kimin daha iyi iş yaptığı önemli değil çocuğum. Kimin daha güçlü olduğu önem..." Lafını bitirmeden otoparkın ışıkları gitmişti. Kısa bir karanlıktan sonra jeneratörlerin sesi duyuldu ve ışıkların bir kısmı kısa aralıklarla yanmaya başlamıştı. O anda otoparkın girişinden gelen araçların sesi duyuldu. Alp, kamerayı doğrulttuğunda, otoparka ağır ağır giren siyah Mercedes'i gördü. Arabanın sakinliği, çok dikkat çekiciydi. Araba ağır aksak gelip, diğer arabaların tam arkasında durmuştu; herkes bir hareket bekliyordu, ama arabadan inen kimse yoktu. İyice panikleyen Taylan'la beraber, alacaklılar da bu tuhaf araca dikkat kesilmişti. Herkes elini beline götürmüş, bekliyordu. Bir-iki saniyeliğine sönen ışıklar yüzünden herkes diken üstündeydi. Mercedes ise, hala olduğu yerdeydi. Göbekli adam gülerek, "Ulan şerefsiz herif! Götünün korkusund..." Sesi kesilmişti. Işık yandığında, adamın kafası kopmuştu. Alp, çığlık atarak, "Hassiktir!" diye bağırmıştı. Mert ise, " Noluyo lan??" diyerek arabanın arkasına gizlenmişti. Alp, telefonu adamlara doğru tutup, olanı izlemeye çalışıyordu. Işık her yandığında, alacaklıların kafası, kolları ve bacakları kopuyordu, etraf mezbahaya dönmüştü. Alp, korkudan altına kaçırmıştı, daha fazla dayanamadı ve kamerayı kendi yüzüne çevirmişti. Bembeyazdı. Hala arkadan kopan vücut sesleri, fışkıran kan sesleri geliyordu. Bazılarının bilinçsizce sayıklamaları bağırışları duyuluyordu. Taylan, kafasını kollarının arasına almıştı, Mert, yüzünü yere kapamış, herşeyin bitmesini istiyordu. Birkaç dakika sonra sessizlik oldu. Birkaç saniye sonra, Fatin'in sesi duyuldu: "Buyrunuz genç efendim!"

Korkudan delirmek üzere olan gençler, ayağa kalktıklarında, otoparkta katliam yapıldığını dehşetle gördüler. Mert, sendeleyerek olduğu yere düştü: "Hana... Haananı skiyim!!" Taylan ise boş boş bakabiliyordu sadece. Alp, kamerayı yamultmadan, "Abi nasıl yaa?!" diyebildi. Fatin'in sesi, kulübün girişinde yankılanıyordu: "Patronumuz Şerruh Bey, sizi görmek ister efendim. Acele etmeyiniz. Kendisi yukarıda, odanızda sizi bekliyor." dedi. Hepsi anlamayan bakışlarla birbirlerini süzerek, koşar adımlarla gece kulübüne doğru hızlıca ilerlediler. Mert ve halen kayıtta olan Alp de onu takip ettiler. Taylan hızlıca odasına girdiğinde, Şerruh, Taylan'ın masasına oturmuş, ayaklarını da uzatmış, oturuyordu. Odanın içi, her mekan sahibinde olduğu gibi kırmızı loş ışıklarla donatılmıştı. Alp'in dikkatini, Şerruh'un bileğindeki oltu taşından yapılma tespih çekmişti. Kule gibi dikilip, sessizce duran adamları da odanın karanlık tarafındaydılar. Alp, adamlarda bir tür gariplik olduğunu sezdi. Taylan daha konuşamadan, Şerruh, yine gülümseyerek, "Hizmetkarlarım aşağıdaki nahoşluğun sorumlusudur. Seni şu tüysüz ve kocamış eşkıyadan kurtardım. Soru sorma. Paran sana kalsın. Benim köküm Osmanlı'dır, benim adıma burada bir şenlik düzenleyeceksin, başka şey istemez!" Taylan tüm bu olup biten karşısında iyice kafayı sıyırmış gibiydi. Alp'e doğru ilerleyip, telefonu eliyle kapadı. Görüntü karardı.

Görüntüler geldiğinde, gece kulübünde müthiş bir kalabalık olduğu görüldü. Kızlı-erkekli bir sürü insan, o gece, kulüpte eğleniyordu. Alp, Nazlı'yı, sahneye bakarken gördü. Sahneye bir anda gelen kara renk giyinmiş adamlar, sahnenin üstüne yüksekçe ve ağır bir sandalye yerleştirdiler. Sandalye daha çok, Orta Çağ'dan kalma bir tahtı andırmaktaydı. Nazlı, gördüklerinden etkilenmişti: "Taylan kafayı yedi galiba hıı?" Alp yanıt verdi: "O Taylan için değil. O gece konuştuğumuz adamın şerefine parti veriyor. Adam da burada oturmak istemiş. Garip bi herif, ama zevki kıyak ya!" Herkes, Alp'e gelen "tahtı" soruyordu, gelenlerin çoğunluğu da Taylan'ın zengin ve üst sınıftan arkadaşları ve tanıdıklarıydı. Nazlı, kalabalık içinde Alp'e, "Dönüp, arabadan çantamı almamız lazım Alp!" Alp, "Ya ne çantası yavrum ya. Gerek yok, dikkatli oluruz." dese de, Nazlı ısrar edince dışarı doğru ilerlediler. Alp tekrar kaydı durdurdu.

Alp ve Nazlı, arabaya varmışlardı. Alp, arabanın kapısını açarken, otoparkın arkasından bir gümbürtü sesi duyup, o tarafa döndü. Baktığı yerde, hiçbişey yoktu. Alp, arabaya tekrar döndüğünde Nazlı'yı göremedi. "Nazlı?" diye seslendiğinde, kafasına inen bir sopa darbesiyle yere yığılmıştı. Telefon yere düşmüştü. Ekranda cızırtılar vardı. Sonra, telefon, sanki kendi kendine yükseliyor gibi havalandı. Bir ses duyuldu: "Hunaşamzadeler bile bunun gibi efsunu bağlamamıştır." dedi. Ses tanıdıktı, Fatin'di telefonu alan. Bir müddet etrafı çekmeye devam etti. Görüntüler değişti.

Gelen görüntü Cansu'nun telefonundandı. Hemen yanında Taylan duruyordu. Çok gergin bir hali vardı. Gözünü ayırmadan sahneye bakıyordu. Şerruh, kendisi için getirilen tahtın üzerinde bacak bacak atmış, oradan sanki hiç inmeyecekmiş gibi oturmaktaydı. Cansu'nun kaçamak şekilde Şerruh'a bakması ve kayda alması, onu esas sinirlendiren şeydi. Cansu'nun Şerruh'a zoom yaptığını gören Taylan için, bu bardağı taşıran son damlaydı. Taylan, sinirlenerek, Cansu'nun elindeki kadehi alıp yere fırlattı. Müzik durmuştu. Herkes, ne olduğunu anlamaya çalışırken, Şerruh, ayağa dikilmişti: "Taylan bey oğlum, bu hal, hareket, sizin gibi delikanlılarda hiç münasip durmuyor!" dedi. Taylan, Şerruh'a doğru ilerleyip, "Şerruh Bey, size minnettarım. Hayatımı, varlığımı size borçluyum. Ama benim yerimde böyle davranamazsınız!" Şerruh, bu cevap üzerine sırıtmaya başladı: "Ben istediğim yerde, istediğim gibi davranırım Taylan bey oğlum. Ailen sana büyüğüne edebi hayayı hiç öğretmedi mi?" Taylan cevap verdi: "Edebi, utanmayı sizden öğrenecek değilim!" Şerruh, Taylan'a sırtını dönüp, ellerini arkasında birleştirmişti. Ağır ağır yürüyordu: "Adab-ı muaşeret en sona kalsın. Daha tahsilatımı almadım." Artık herkes susmuş, Şerruh ve Taylan'ı dinliyordu. Ortam iyice gerilince, Taylan, silahına davrandı ve Şerruh'a bir el ateş etti. Kurşun, Şerruh'un omzuna saplandı, ama tesir etmedi bile. Silah sesinden korkan kalabalık, çıkışlara doğru hızlıca ilerlemeye başlamıştı ki, Şerruh, Taylan'a dönüp, "Gıdıklamak karı cilvesidir evlat!" dedi. Bir anda kulübün tüm kapıları kendiliğinden kapanmaya başladı. Kimse dışarı çıkamıyordu. Şerruh, Taylan'a dönüp, "Kerametin kendinden menkul, kıçındaki boku temizlemeyen dünkü velet, sen kim olur da Istrancalı Abdülharis Şerruh Paşa'ya silah çekersin!!" diye gürledi. Şerruh'un dişleri sivri bıçak gibi uzamıştı; gözleri de kıpkırmızıydı. Şimdi, olduğundan daha büyük görünüyordu. Kimse korkudan sesini çıkaramıyordu. Taylan ise kıpırdayamıyordu. Bir anda, görünmez bir güç, Cansu'yu, Şerruh'a doğru çekiyordu. Cansu bağırıp, çığlık atsa da nafileydi. Şerruh, "Benim zahmetimin diyeti budur Saneroğlu Taylan. Ama sadece benim!" diye gülümsedi ve Cansu'nun çığlıkları arasında, dişlerini Cansu'nun boynuna geçirdi. Mekanın karanlık yerlerinde bekleyen diğer adamların gözleri de, aynı Şerruh'unki gibi kıpkırmızı olmuştu. Mekandaki tüm davetliler, şimdi çember içindeydi. Telefon, Cansu'nun elinden düştü ve görüntü kesildi.

Fatin, dışarıdan mekanı çekmeye devam ediyordu. İçeriden onlarca kişinin korkunç çığlıkları koptu. Fatin, gayet sakince dış kapıya gitti. Kapıdan içeri girecekken, Taylan'ı kapıya yapışmış vaziyette gördü. "Ay ay ay!" diye bir iki adım kapıdan uzaklaşır uzaklaşmaz, Taylan'ın kafasının vücudundan ayrıldığını gördü. Ve sonra kaydı durdurdu.